Hatıralar

İhlâs ve Sadakat Abidesi, Üstadın talebesi Bayram Yüksel Ağabey’i, Ali Uçar Ağabey’i, Abdulmuhsin Alev Ağabey’i Rahmetle Anıyoruz…

Afyon Hapishanesinde Zübeyir ağabey benimle çok ilgilendi. Hapisten sonra Üstad Emirdağ’ında kalmaya başladı, orada Çalışkanlar Hanedanı Üstada sahip çıktılar. Ben de Salı günleri (Pazar’ın kurulduğu gündür) Emirdağ’ına gelir, Üstadın evini temizler yemeğini yapar giderdim.

Bayram Yüksel, Üstad’ın hizmetine nasıl girdiğini anlatıyor

ÜSTAD Hazretlerinin adını, faziletini, kerametlerini hep duyuyor kendisini görmeği çok arzu ediyordum. Hatta Üstadımız rüyalarıma giriyor, mübarek simasını rüyalarımda görüyordum. İlk defa Afyon Hapsinde, 16 yaşımda iken gördüm Üstadımızı, hem de bütün mühim talebeleri ile beraber yakınında bulunmak nasip oldu. Afyon Hapishanesinde Zübeyir ağabey benimle çok ilgilendi. Hapisten sonra Üstad Emirdağ’ında kalmaya başladı, orada Çalışkanlar Hanedanı Üstada sahip çıktılar. Ben de Salı günleri (Pazar’ın kurulduğu gündür) Emirdağ’ına gelir, Üstadın evini temizler yemeğini yapar giderdim.

1951’de askerliğim geldi ve o sıralarda “Kore Savaşı” çıktı. Benim kuram da Kore’ye çıkmıştı. Üstada söylediğimde “Tam!.. Tamam! Ben de Kore’ye bir talebemi ya seni, ya Ceylan’ı göndermek istiyordum. İnkâr-ı Ulûhiyete karşı savaşmak lâzım” diyerek memnuniyetini bildirdi. Bana kendi Cevşenini vererek “yedi kat muşamba yaptır, hep yanında taşı, sıkıştığın zaman beni hatırla” diye tembih etti.

Kore’den döndüğümde köyde bir gece kaldım. Ertesi günü Emirdağ’a gittim. Emirdağ’a vardığımda Üstadım çok sevindi. ‘Seni ben vermeyeceğim’ dedi. Çalışkan Ağabeylere de ‘Yatak hazırlayın’ dedi. Çocukluk halleri işte, Üstadımı tam anlayamadığımdan, “Üstadım, ben gideceğim” dedim. Üstad, “Yok, ben seni vermeyeceğim” diyordu. Ben de, “Gideceğim, ben Kore’den geldim, annem beni bekliyor” diyordum. Üstad “ben seni vermeyeceğim. Ben seni hizmetime alacağım” diyordu. Baktım Üstad bırakmıyor, “Üstadım gideyim, geleyim” dedim. Doğru köye gittim.

Ertesi günü Üstadımız köyün yakın bir yerinde bekliyormuş. Zübeyir Ağabey bizim evi bulmuş: ‘Üstad geldi, seni köyün yakınında bekliyor’ dedi. Üstada vardık, elini öptüm. Üstad bana Eşref Edip’in basmış olduğu küçük Tarihçe-i Hayat’ı, küçük risalelerden ve yün boyun atkısı getirmiş, bana bunları teberrük etti. ‘Evladım, seni bekliyorum. Gel’ dedi. Ben de “Peki” dedim, fakat yine Üstadı anlayamadığımdan gidemedim.

Köye yakın bağımız vardı, oraya gitmiştim, mübarek Üstadımız, ikinci sefer köye yakın gelmiş, Zübeyir Ağabeyi göndermişti. Çocuklar bağa geldiler, ‘Hocaefendi seni bekliyor’ dediler. Koşarak köye geldim. Zübeyir Ağabey bekliyormuş. Üstadımızın yanına beraber gittik, ellerini öptüm. Üstadımız şefkatle ‘Evladım, ben seni bekliyordum, gel’ dedi. Ben, “Başüstüne Üstadım” dedim. Zübeyir Ağabey de, “Hemen gel, Üstad sana ehemmiyet veriyor. Bak herkes Üstadın yanında kalmak istiyor ama Üstad seni istiyor” dedi. Ertesi gün yatağımı yorganımı aldım, Emirdağ’a Üstadımızın yanına gittim. Üstadımız çok sevinmişti.

Üstadımızın evinin karşısında eski bir ev vardı. Altında keçe ve kepenek dokuyorlardı. Zübeyir Ağabeyle ikimiz orada kalmaya başladık. Zübeyir Ağabey benden bir ay evvel Emirdağ’a gelmişti. Benden bir ay sonra da Ceylân Ağabey askerden geldi, Üstadımız Ceylân Ağabeyi de yanına aldı.

Hâlbuki 1953’e kadar Üstadımız hiç kimseyi yanına bırakmazdı. Emirdağ’daki talebeleri ekmeğini, suyunu sırayla getirirler, akşam namazından evvel dışarıdan kapıyı kilitler, giderlerdi. Üstadımız da kapıyı arkadan sürgülerdi Bir gün ilk defa bizlere ‘Akşam namazını burada kılın’ dedi. Bir kaç gün sonra da, ‘Yatak, yorganlarınızı buraya getirin’ emretti ve yanı başındaki odayı göstererek, orada yatıp kalkabileceğimizi söyledi. Zübeyir Ağabey, Ceylan Ağabey ve ben yanında kalmaya başlamıştık. Böylece yeni bir devre başlamıştı. Üstad 1953 senesinde “yanına kimseyi almama” kaidesini değiştirmişti.”

Bayram Yüksel Ağabey’den bir kaç hatıra:

Üstadımız: “Kardeşim Risale-i Nur bir fabrikadır. Bu fabrikada ecnebiler bile çalışır” demiştir. Azamî takva, azimet, hizmet esas olmakla beraber bilhassa bu zamanda bazı şahısları idare etmek lâzımdır. Onun için yeni kardeşleri, esnafı, tüccarı idare etmek lâzım. Onların hizmetini ve himmetini kaçırmamak için çok dikkat etmek lazım geliyor. Size Üstad Hazretlerinden bir misal anlatayım:

Afyon Hapishanesinde “Kıldereli Ahmed” diye bir zat vardı. Kaç kişiyi öldürmüş, Afyon Hapishanesi onun elinde. Haraççı biri, oranın müdürü de O, savcısı da O. Savcılar, gardiyanlar Onu gördü mü kaçıyorlardı. Aslan gibi de bıyıkları vardı. Üstad’a yan bakana “seni öldürürüm” derdi. Üstad’a su vermiyorlar, kömür vermiyorlar, camları bile kırıktı, camları taktırmıyorlardı. İşte O adam Üstada odun, su, yemek getirirdi. Üstad Onu da istihdam ediyordu. Bir gün berbere gitme bahanesiyle Üstada ziyarete gidiyor Mustafa Osman ağabey. Üstada çok zaman berbere gitmek bahanesiyle gidebilirdik. İşte o anda Kılderenin Ahmed de bir yün çorap ile bir mercimekten yapılmış, -lokum lokum içini mercimekten yaparlar, çok lezzetli olur- bir yemeği getiriyor Üstad’a. Mustafa Osman ağabey içinden “Üstad bizden almıyor, bu caninin getirdiklerini mi alacak” diye geçiriyor. Üstad hemen Mustafa Osman ağabeyin yanında “Bismillahirrahmânirrahîm” diyor ve yemeğe başlıyor. “Üstadım! Hocam! Vallahi canım sana feda olsun, sana yan bakana bak ben ne yaparım” diyor ve Mustafa Osman ağabeye “sen Nurcu değilsin, esas Nurcu benim, bak sizin getirdiğinizi almıyor, benim getirdiğimi alıyor Üstad” diyor. İşte Üstad Onu istihdam ediyordu. Sonra Hapishanede bir değişiklik oldu o adamcağızı prangaya bağladılar. İnşallah ahrette Üstad onu yalnız bırakmaz.

Bayram Ağabeyin sadakat, fedakârlık, metanet mevzularında bir vesileler bulup daima tahşidat yaptığına her zaman şahid olurduk. Ankara’da her dersin sonunda mutlaka “lâhika mektuplarından veya mahkeme müdafaalarından veyahut Üstadımızın hayatıyla alâkalı yerlerden” okuturdu.

Bir gün bir sohbet sırasında: “Kardeşim! Benim de canım insanlardan uzak bir dağ evine çekilip huzur içinde, ibadet içinde yaşamak istiyor. Peki, kabre imansız giren bu milyonlarca insana elimizdeki bu iman hakikatlerini kim duyuracak? Kim vesile olacak onlara? Sıkıntı içinde de olsa biz insanlarla yaşamaya mecburuz… Hatta Üstadımız, zafiyete düşer hizmetten geri kalırız diye bize nafile oruç bile tutturmaz, bozdururdu.” demişti. 

Ömer ÖZCAN

Risale-i Nur’da Bayram Yüksel

Bu vasiyetname benden sonra bâki kalan tayınat içinde de konulsun, tâ ki bazı insafsız insanlar “Bu Said günde beş on kuruşla yaşadığı ve kimseden para almadığı halde şimdiki mirası yüzer lira görünüyor, nerede buldu?” dememek için bu hakikati izhar etmek münasip olur. Şimdi mânevî evlâtlarım, fedakâr hizmetkârlarım olan Zübeyir, Ceylân, Sungur, Bayram, Hüsnü, Abdullah, Mustafa gibi ve has ve hâlis Nurun kahramanları olan Hüsrev ve Nazif, Tahirî, Mustafa Gül gibi zatların nezaretinde o düsturumun muhafaza edilmesini vasiyet ediyorum.

Ecel gizli olmasından, vasiyetname yazmak sünnettir. Benim metrûkâtım ve Risale-i Nur’dan olan benim hususî kitaplarım ve güzel ciltlenmiş mecmualarım ve sair şeylerimin bütününü, Gül ve Nur fabrikaların heyetine, başta Hüsrev ve Tahirî olarak o heyetten on iki kahraman kardeşlerime [kardeşim Abdülmecid, Zübeyir, Mustafa Sungur, Ceylân, Mehmed Kaya, Hüsnü, Bayram, Rüştü, Abdullah, Ahmed Aytimur, Âtıf, Tillolu Said, Mustafa, Mustafa, Seyyid Salih] vasiyet ediyorum. Onlara bırakıyorum ki, emr-i Hak olan ecelim geldiği zaman, benim arkamda o metrûkâtım, benim bedelime o sadık ve mübarek ellerde hizmet-i Nuriye ve imaniyede çalışsın ve istimal edilsin.

İstanbul İlim ve Kültür Vakfı / Emirdağ  Yılları Kataloğu-120

Ali Uçar ağabey kimdir?

Şehid merhum Ali Uçar, 1944 yılında Osmaniye’nin Fakıuşağı köyünde dünyaya gözlerini açmıştır. 60’lı yılların ortalarından itibaren Risale-i Nur hizmetlerine tam vukufiyet kesbeden Ali ağabeyimiz, bu tarihten itibaren Anadolu’da ve bütün dünyada bir hizmetten öbür hizmete “uçar” hale gelmiştir. Bilhassa Avrupa’da, bugün meyveleri toplanan hizmetlerin ilk tesis ve temellerini o atmıştır.

Ali Uçar, 19 Kasım 1997 tarihinde Almanya dönüşünde Hz. Üstad’ın en yakın talebelerinden Bayram Yüksel ve muhlis nur talebelerinden Mehmed Çiçek’le beraber bir trafik kazası geçirdiler, üçü birden şehid oldular. Rahmetullah-i aleyhim ecmain…

Abdülmuhsin Alkonavi (Muhsin Alev)

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerini talebelerinden Abdülmuhsin Alkonavi (Muhsin Alev) Almanya’da vefat etti

1931 Konya doğumlu olan Muhsin ağabey, 1954’ten beri Almanya’da yaşamaktaydı.

1952 senesinde Üstad Bediüzzaman aleyhine açılan İstanbul Mahkemesinin diğer bir sanığı da Muhsin Alev’di. Kendisine yöneltilen suçlama ise, 1951 senesinde iki bin tane Gençlik Rehberi Risalesini matbaada bastırmaktı.

Abdulmuhsin Alev Anlatıyor:

1931 Konya doğumluyum. Baba tarafından aslımız Bulgaristan’a dayanır. Risale-i Nur’u 1946’da ortaokulda okurken Konya’da tanıdım. Lise eğitimimi de 1949’da Konya’da tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne kaydoldum; fakat bu iş uzun sürecek diyerek felsefe bölümünü bıraktım, psikoloji ve sosyoloji bölümlerinin imtihanlarına girerek sekiz, dokuz gibi notlarla bu bölümleri tamamladım.

İstanbul’da 1954 senesine kadar hizmetlerle iştigal ettik. Üstad Hazretlerinin isteği ile 1951’de Gençlik Rehberi’ni matbaada tab ettirdim. Hz. Üstad mahkemeye verilince 1952’de İstanbul’a geldi. Bir sene sonra, Samsun davasından dolayı Üstad 1953’de tekrar geldi İstanbul’a. Her iki İstanbul ziyaretleri sırasında Üstad’la beraber bulundum.

1954 senesinde bizzat Hz. Üstad’ın talebiyle 3-4 ay kadar Isparta’da yanında teksir işleriyle meşgul oldum. Aynı sene içinde ani bir kararla Almanya’ya göç ettim. Berlin’de ikamet ediyorum. Almanya’da ekseri yeminli tercüman olarak çalıştım. Berlin Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünü de bitirdim. Bir ara inşaat mühendisliği de yaptım; üniversitede okul inşaatlarında mühendis olarak çalıştım. Risale-i Nur hakkında bir kitap yazdım, Almanca olarak basıldı. O kitap doktora olarak kabul olundu, doktorayı kazanmış oldum; fakat ben isim ve resim ile uğraşmıyorum. Kitabın adı: “Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin yazılarındaki (Risale-i Nur’larda) diktatörlük ve anarşi veya kaosa karşı İslamî Cemiyet”

Almanya’da adımı Abdul-Muhsin Alkonavi olarak değiştirdim

Resmi soyadım “Alkonavi”dir. Manası “Konyalı” demektir. Konya’da Sadreddin Konevi diye tanınmış bir zat var ya; ona binaen eskiden “Alev” olan soyadımı Almanya’da “Alkonavi” olarak resmen değiştirdim. Bu isim nüfusuma, her yere geçti.

Risale-i Nur’u ilk okuduğumda bana çok tesir etti

Risale-i Nur’u, 1946-47 senelerinde Konya’da ortaokul talebesi iken ilk defa okumuş oldum. Gençlik Rehberi ile Asâ-yı Mûsa geçti elime. Bu kitapları Konya’da Ahmet Remzi Hatip (bk. Ahmet Atak, Ağabeyler Anlatıyor-5) vermişti bana. Gençlik Rehberi, Ceylan Çalışkan tarafından Eskişehir’de matbaada bastırılmış. Asa-yı Musa ise gayet büyük teksir halindeydi; İnebolulu Ahmed Nazif Çelebi ile oğlu Selahattin Çelebi neşriyat yapıyorlardı, onlardan gelmiş…

Risale-i Nur’u ilk okuduğumda bana çok tesiri oldu. Muhtaç olduğum, alâkadar olduğum soruların cevaplarını bulmuştum. Risalelerin benim ve gençlerin ihtiyacını tatmin edecek, çok lüzumlu hakikatler olduğunu anladım ve dört elle yapıştım. Ve arkasını da takip ettim…

Yarabbi! Sen bu zatı maddi-manevi nimetlerinle ne güzel yaratmışsın

1949 senesinde Konya’da liseyi bitirdim, İstanbul’a gittim, Hukuk Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım. Ben İstanbul’a giderken Üstad daha Afyon hapishanesindeydi. O arada, benim trenle İstanbul dönüşümde Üstad hapishaneden henüz çıkmış, benim haberim olmamıştı. 1949 senesinin sonuydu, Ekim-Kasım ayları… Tren Afyon üzerinden gidiyordu Konya’ya.

Dönüş treni gece yarısı Afyon’a geldiğinde trenden indim. Ben daha Üstad hapiste diye, gece yarısı faytonla Zübeyir ağabeyin adresine gittim. Zübeyir Ağabey: “Kardeş ne yapıyorsun, Üstad hapisten çıktı, bu evde kalıyor. Sen şimdi otele git, yarın sabah gelirsin.” dedi. Ve o şekilde otele gittim…

Sabahleyin geldim, Üstad’ımızın huzurunda oturuyorum. Üstad, Zübeyir abiye iltifat ediyor, şaka yapıyor, “Bir şeye ne güzeldir demeyin, ne güzel yaratılmış deyin.” gibi bir şeyler öğretiyordu… Ben de böyle bakıyor, “Yarabbi! Sen bu zatı maddi-manevi nimetlerinle ne güzel yaratmışsın…” diye, bu şekilde düşünüyordum. O sırada Üstad’ı, manayı harfi ile Allah’ın kıymetli bir eseri olarak gördüğümü hatırlıyorum.

Üniversite kaydımı hukuktan felsefeye aldırdım

Üstad’ın yanından dışarı çıktım. Zübeyir Ağabey bana: “Okul işini ne yaptın?” dedi. “Hukuk Fakültesi’ne kaydoldum.” dedim. “Kardeş, ne yapacaksın oralarda, şimdi hizmet zamanı, Ziya Arun kardeşimiz tıbbiyeden felsefeye geçti, sen de onun gibi yap.” dedi. Beni ikna etti… Ben de annemin bana verdiği bir kavanoz tereyağını ona verdim. “Bu hediye değil, bizzat İktisat Risalesi’nin arttırdığı bir şeydir.” dedim ve kabul ettirdim.

Sonra tekrar İstanbul’a gittim ve kayıtları Hukuk Fakültesi’nden Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümüne aldırdım. Tabi arkadaşlar, “Herkes buradan oraya gitmeye çalışıyor, sen tersini yapıyorsun.” diye şaşırıyordu. Fakat az evvel anlattığım gibi sonradan, bu iş uzun sürecek diye felsefe bölümünü bırakıp, psikoloji ve sosyoloji bölümlerini sekiz, dokuz gibi notlarla tamamladım. Lisede de bütün notlarım hep 10, jimnastikten 9 idi.

Allah rahmet eylesin, Zübeyir Ağabey bana dedi ki: “Üç yüz lira verirsen, sana bir takım el yazması Risale-i Nur gelir.” Ben de parayı verdim ve Üstad’ın el yazısıyla tashihli risalelerden bir bavul dolusu kitap geldi. Bu bavulu daha sonra polis almıştı. Sonradan geri iade ettiler ama benim elime geçmedi. O zamanlar Ankara’da hizmet eden kardeşlerin eline geçmiş. Şimdi bavulun nerde olduğunu bilmiyorum. İnşallah hizmettedir…

Kirazlı mescit sokakta bulunan 46 numaralı dersanede kaldım

Ben 1949’da İstanbul’a gelince ilk olarak (Ahmed) Ramazan Tuncer ve Yusuf (Kenan Karaduman) diye iki arkadaşla beraber Kadırga Yokuşu’nda bir evde kalmıştım, sonradan Ziya Arun da geldi. Yusuf’un soyadını hatırlayamadım, Allah rahmet etsin bir kazada vefat etmiş. Daha sonra Süleymaniye Camii yakınındaki Kirazlı Mescit Sokağı’nda bulunan 46 Numaralı dersaneye geçtim. Ahmet Aytimur vardı orada. O hâlâ oradaydı, sonradan yakınında bulunan başka bir yere taşınmış…

Gençlik rehberi davasında ben şahit, Üstad maznundu

Üstad 1951 senesinde, “Abdulmuhsin Gençlik Rehberi’ni bastırsın” diye İstanbul’a haber göndermiş. Gençlik Rehberi eserinden Salih Midillioğlu’nun sahibi olduğu Tecelli Matbaa’sında iki bin adet bastırdık. Babıâli Yokuşu’nda bir handa ciltçi vardı, ben kitapları o ciltçiye götürüyordum. O sırada polisin matbaaya baskın yapacağı haberini aldık. Polis matbaaya gelmiş, burada Salih, Muhsin, Mustafa diye birileri var mı diye sormuş. Bize çırağı göndermişler. Çırak, matbaaya polis geldi diye haber verdi bize. O gece yarısı Gençlik Rehberi kitaplarını ben, Mustafa Oruç ve Salih Midillioğlu üçümüz sırtımıza yükledik, Babıâli Yokuşu’ndan ofise taşıdık. Ertesi günü polis matbaayı basmış. Bir tane kitap geçiyor ellerine, başka bir şey bulamıyorlar. Ciltçi ise kendisine bir tane Gençlik Rehberi ayırmış, onu da ondan almışlar. Altı ay beni yakalayamadılar…

Bir cumartesi günü, Kadırga Yokuşu’nda beraber kaldığımız ve bize tab işlerinde yardımcı olan Ramazan Tuncer, Beyazıt’ta kitapçılardan Üstad’ın eski eserlerini arıyormuş. Orada bir sivil polis, “Sende Gençlik Rehberi var mı?” deyip, bizim eve Gençlik Rehberi almaya geldiler. Ramazan Tuncer’in odasında 51 adet kitap buldular. Benim odam aranmadı. Ramazan, Büyük Doğu dergisinin neşriyat müdürlüğünü yapmıştı. Hakkında açılmış davalar olduğundan, hapse girmemek için Irak’a geçti.

Ramazan Tuncer’e geldikleri halde, bana gelmedikleri için beni aramayacaklar herhalde diye düşündüm. Ama belki ararlar diye, bende 50 tane Gençlik Rehberi vardı, onları götürdüm kendim polise serbest olarak verdim, hediye ettim. Polis beni ve Ahmet Aytimur’u aldı götürdü. Ben tabi Üstad’ın “Her söylediğin doğru olsun, her doğruyu söylemek doğru değildir.” sözüne binaen polise fazla açılmadım. İşime geleni söyledim, alakam yok dedim; işin başında olduğum halde… Ben tabii suçlu olarak yakalanmadım. Sonradan polis o elli Gençlik Rehberi’ni Üstad’a iade edince, Üstad benim hayrıma dağıtmış onları.

Gençlik Rehberi’nin tabını yaptığımız için mahkeme açıldı. Dolayısıyla Üstad 1952’de İstanbul’a gelmiş oldu. Altı ay içinde beni yakalayamadıklarından dolayı ben şahit olarak, Üstad da sanık müellif olarak muhakeme olunduk. Mahkemede şahit olarak konuştum; Gençlik Rehberi’ni okuduğumu, hoşuma gittiğini ve harçlığımla bastırdığımı söyledim. Eşref Edip kitabında yazdı bunları.

Besim isminde bir polis Üstad’ın yanına gitmiş, “Senin taleben Abdulmuhsin bana her şeyi söylemedi, beni kandırdı.” diye Üstad’a şikâyet etmiş. Üstad beni müdafaa etmiş. Hiç hapis yatmadım.

Bayram Yüksel ağabey ile Ali Uçar ağabeyin vefatından 1 hafta önce kayıt altına alınan Üstad ile ilgili bir hatırası (Video)

https://youtube.com/watch?v=2oL3ySca2OsYoutube